26 Eylül 2020 Cumartesi
Duyurular

İSLAMİYET

1- Din Nedir?

Din; usul, adet ve tutulan yol anlamına gelir. İslam kelamında din; Tanrı’nın koyduğu ve mensuplarını dünya ve ahirette kurtuluşa götüren inanış ve davranışlardan meydana gelen bir kurumdur.

Genel hatlarıyla din ele alındığında ırk, renk ve dil farkı olmaksızın her insanın dine ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Tarih boyunca bu yolda yapılan araştırmalar da bu gerçeği ortaya koymaktadır. Din fıtridir. İnsanın yaratılıştan sahip olduğu bir duygudur.

İnsanları ürküten en önemli etkenlerden biri, belki de en başta geleni, günün birinde yok olma korkusudur. Hâlbuki imanı bütün bir mümin için ölüm, geçici dünya hayatından sonsuz ahiret hayatına geçiştir. İşte bu duygu ve inancı insana veren de dindir.

İnsan, diğer canlılarda bulunmayan bir takım özelliklerle yaratılmıştır. İnsanoğlu, zaman zaman kendisini ve bu kâinatı kimin yarattığını sormadan edememiştir. Böyle bir düşünce iklimindeki insan, hemen kendi varlığının üstünde Yüce bir varlığa ulaşır.

Yüce Allah’ın varlığına inanan insan, O’na bağlanır, dua ve niyazlarla sıkıntı ve bunalımlarını ona arz eder. Din çaresizlik, korku, hastalık, üzüntü, ümitsizlik ve felaket karşısında insanın sığınacağı yegâne kurtuluş limanıdır.

İnsan için olduğu kadar toplumlar için de lüzumlu olan din, anarşinin, adaletsizliğin, her türlü haksızlık ve kötülüğün amansız düşmanıdır. Toplumların düzenini koruyan bir kurumdur din.

İnsanlık tarihi incelendiğinde dini duyguları zayıflamış, manen çökmüş toplumların varlıklarını sürdüremediklerini görülecektir. Çünkü dini duyguların zayıflaması ahlaki, hukuki ve sosyal bir takım çöküntüleri de beraberinde getirmiştir.

Din; iman, ibadet, muamelat, ahlaktan oluşur. Din ferdi ve toplumsal hayatı tanzim eder. Hayatın her safhasında din vardır. Allah, gönderdiği kitap ve peygamberlerle insanların hayatını tanzim etmiştir. İnsanı yaratıp kendi başına bırakmamıştır. Allah, Rabbül Âlemindir. Âlemlerin sahibi terbiye edenidir. Allah’ın beyan ve emirlerini göz ardı ederek başkalarının terbiyesine giren insanlar Allah’tan başka Rab edinmişlerdir. 

2- İslam Nedir?

İslam; Allah’ın, ilk insan ilk peygamber Hz. Adem’den, son peygamber Hz. Muhammed’e kadar tüm peygamberlere gönderdiği dinin adıdır. Din tektir, O da İslam’dır. Allah, her peygambere ayrı bir din göndermemiştir. “Allah katında tek din İslam’dır…’(Ali İmran 19). Ayetinin anlamı budur. Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın, Hz. Muhammed’in de getirdiği din İslam’dır.

Ancak peygamberlerin şeriatlarında farklılıklar olabilir. Bu dinlerin farklı olduğu anlamına gelmez. Peygamber Efendimiz; “Atam İbrahim’in dini üzere gönderildim.” buyuruyor. Her peygambere ayrı bir din gönderilmiş olsa idi Peygamber Efendimiz böyle söylemezdi.

Her ümmet şeriatına tabi olduğu peygamberin adıyla anılır. Hz. Musa’nın şeriatına tabi olanlara Musevi, Hz. İsa’nın şeriatına tabi olanlara İsevi, Hz. Muhammed’in şeriatına tabi olanlara ise Muhammedi denir. Musevilik, İsevilik, Muhammedilik ayrı ayrı din değil, ancak ayrı ayrı şeriatlardır. Hepsinin dini İslam’dır.

“İsa onlardaki inkârcılığı sezince; Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havariler: Biz Allah yolunda yardımcılarınız, Allah’a inandık. Şahit ol ki, bizler Müslümanlarız, cevabını verdiler.” (Ali İmran 52).

“Allah uğrunda O’na yaraşacak şekilde cihat edin. Sizi O seçti. Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. Babanız İbrahim’in dininde olduğu gibi Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için O gerek bundan önceki kitaplarda gerekse Kuran’da size “Müslümanlar” adını verdi. Öyleyse namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’ın ipine sarılın. Ne güzel mevladır O ve ne güzel vekildir.” (Hac Suresi 78).

         Bu ve benzeri ayetlerin açık beyanları, Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ayrı bir din olmadığını, hepsinin ortak isminin İslam olduğunu gösteriyor. Başka türlü bir inanç tevhit inancına ters düşer. Allah’tan başka ilah yok ki, başka başka din gönderilsin.

Bu gerçekler insanlardan saklanarak din, insanlar arasında bir düşmanlık vesilesi olarak kullanılmıştır. Hangi inanç olursa olsun hiç bir din insanlara düşmanlık önermez. İnsanların barış ve huzur içerisinde yaşamalarını önerir. Maide Suresi’nden şu ayetleri birlikte okuyalım. “Onların ardından, yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona, içinde yol gösterme ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan, korunanlar için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik.”(Maide, 46).

“İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar, yoldan çıkmışlardır.”(Maide, 47).

“Sana da daha önce kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak kitabı gönderdik Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. Her birinize bir şeriat ve bir tarik verdik. Allah dilese idi sizleri bir tek ümmet yapardı! Fakat size verdiğinde sizi denemek için böyle yaptı. Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri O haber verecektir!..”(Maide, 48).

“Yahudiler dediler ki: “Hıristiyanlar hiçbir şey üzerinde değil.” Hıristiyanlar da dediler ki: “Yahudiler hiçbir şey üzerinde değil.” Ve onlar kitabı da okuyorlar! Bilmeyenler de aynen onların sözleri gibi sözler söylediler. Allah, onların ihtilafa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü hüküm verecektir.” (Bakara, 113).

         Eğer bugün biz Muhammediler de Yahudiler ve Hıristiyanlar hakkında, bir temele dayanmıyorlar, geçersizdir dersek, Kuran’a ters düşen bir değerlendirme üzerindeyiz demektir.

“Ehl-i Kitap’tan pek çok kimse, kendilerine hak apaçık belli olduğu halde, sırf nefislerindeki hasetten dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmeyi çok ister. Allah emrini getirinceye kadar affedin ve bağışlayın. Şüphesiz ki, Allah her şeye kadirdir.” (Bakara, 109). Ehli Kitaptan birçoğunun bizi imanımızdan çevirmeye çalışmaları bizim onlara düşman olmamızı gerektirmiyor. Allah, bunları affetmemizi beyan etmektedir. Ayrıca onların bu yanlış çabalarına karşı tedbir almamızı engelleyen bir hüküm yoktur.

Ayetlerin beyanı açıktır. Her gelen peygamber ve kitap kendinden önce geleni iptal etmek için değil, tasdik etmek için gönderildi. Allah’ın beyanı bu kadar açık iken, diğer peygamberlerin getirdiklerini yok saymak, batıl saymak Kuran’ın ruhuna uymuyor.

Hiçbir zaman unutulmaması gereken gerçek şudur ki; Allah manevi olarak verdiğini geri almaz. Allah’ın yasaları kulların çıkardığı yasalara benzemez. İnsanlar, ne kadar mükemmel yasa yaparsa yapsın, bir zaman sonra yetersiz kalmakta ve değiştirmek zorunda kalınmaktadır.

İnsanlar yetersiz ve beğenmedikleri yasaları kaldırır yerine yeni yasalar yaparlar. Önceki yasalar için mülgadır denilir. Allah’ın yasalarında mülga yoktur. Çünkü Allah, ileriyi göremeyen, geleceği hesap edemeyen aciz kullar gibi değildir. İnsanların tekâmülüne göre yeni şeriatlar göndermiştir. Ancak öncekileri iptal etmemiştir. Yukarıda zikrettiğimiz ayetler ve birçok Kuran ayeti bize bu gerçeği ifade etmektedir. Peygamber Efendimizin yaşantısı ve beyanları da bu yöndedir.

          Peygamberimiz ve Sahabe’nin Ehli Kitaba Bakışı

Müşriklerin zulmüne uğrayan Müslümanlara ilk kucak açan, Habeşistan Kralı Necaşi olmuştur. Necaşi iyi bir Hıristiyan’dır. Müslümanlardan, Peygamberimizi ve getirdiklerini sorar, aldığı cevaplar karşısında; “Sizin anlattıklarınızla Hıristiyanlık arasında şu çizgi kadar fark yoktur.” Der. Müslümanları müşriklere teslim etmez ve onların ihtiyaçlarını giderir. Necaşi’nin ölüm haberini alan Resulullah Efendimiz, gıyabında cenaze namazını kılar. Eğer Hıristiyanlar Müslüman değilse, Peygamber Efendimiz kafirin mi cenaze namazını kıldı?!!!. Haşa, tabi ki, böyle bir şey olamaz. Peygamberimiz kimin kafir, kimin Müslüman olduğunu, Kuran’ın beyanlarını, Allah’ın hükmünü bizden daha iyi bilir.

Müslümanlar henüz Medine’ye hicret etmiş değiller. Mekke dönemi. Ateşe tapan İranlılar, Ehli Kitap Rumlar’ı savaşta yener. Müslümanlar çok üzülürler. Cenabı Allah bu olay üzerine Rum Suresi’ni gönderir. “Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın Rumlara zafer vermesiyle mü’minler sevinecektir. Allah dilediğine yardım eder. O mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” (Rum 2-5). Eğer Hıristiyanlar kâfir ise, Müslümanlar kâfirler için mi üzüldü? Allah, mü’minlerin kafirler için mi sevineceğini beyan ediyor?!!!. Hâşâ, tabi ki, böyle değil. Çünkü Müslümanlar biliyorlar ki, Hıristiyanlar şeriatı farklı Müslümanlardır. Bu nedenle Müslümanların ateşperestler karşısında yenilmesine gönülleri razı olmamıştır.

Peygamber Efendimiz Medine’de. Bir Hıristiyan heyeti ziyaretine gelir. Efendimiz, mescidin bir bölümünü onların ibadetine ayırır. Bu tarihi gerçek de Peygamberimizin, Hıristiyanlara kafir muamelesi yapmadığını göstermektedir.

Hz. Ömer, Kudüs’ü fethettiğinde Hıristiyanlar, ibadet etmesi için kiliseye davet ederler. Hz. Ömer bu isteği geri çevirir; “Bugün ben sizin kilisenizde namaz kılarsam, Müslümanlar yarın bunu sizin elinizden alırlar.” der. Bu da göstermektedir ki, Peygamberimiz ve arkadaşları diğer ilahi inanç sahiplerini kâfir olarak görmemişler, ibadethanelerinin kaldırılmasını istememişlerdir.

         Kuran’da Ehli Kitap nasıl anlatılıyor? 

Kuranı Kerim’de Allah, Yahudiler’in ve Hıristiyanlar’ın iyi olanlarını övüyor, kötü olanlarını da yeriyor. Bununla ilgili birkaç Kuran ayetini okuyalım.“Kitap ehlinden bir gurup dedi ki; ‘İnananlara indirilmiş olana günün önünde inanın, sonunda inkâr edin, belki size bakarak onlar da dönerler.” (Ali İmran 72). Bu ve benzeri ayetlerde kitap ehlinden kötü olanların çirkinlikleri anlatılıyor.

“Kitap ehlinden öyleleri vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan onu sana öder. Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir dinar versen, devamlı olarak başına dikilmeden onu sana ödemez. Onlar ‘Ümmilere karşı bize bir sorumluluk yoktur.’ Dedikleri için böyle yapıyorlar. Ve Allah’a karşı bile bile yalan söylüyorlar.” (Ali İmran 75). Bu ayette iyi olanlar övülüyor, kötü olanlar yeriliyor.

Yanlış yapan, zalim olan Yahudi ve Hıristiyanlar’ı anlatan ayetleri görüyoruz, Allah’ın övdüğü Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili ayetleri görmüyoruz. Bu yanlış bir bakış. Allah’ın beyanlarına uymuyor. Kuran’ı bir bütün olarak görmek ve öylece iman etmek gerekir. Kuran’ın bütününe baktığımızda, İlk Peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlere gönderilen tek bir din vardır; o da İslam’dır.

Kuran, Muhammet Ümmetinden yanlış yapanları da yeriyor, iyi yapanları övüyor. Muhammed Ümmeti’nin kötülerine, Kuranı Kerim yerdiği için kâfir, gayri Müslim demiyoruz.  Ki, doğrudur kâfir diyemeyiz. Ehli Kitaba niçin kâfir diyelim? Onlar da Allah’a inanan, Allah’ın gönderdiği bir peygambere inanan Müslümanlardır, ancak herkesin hesabı Allah’a kalmıştır. Hiç kimsenin Allah katındaki durumuna karışmıyoruz.

Allah, Nisa Suresi 123, 124 ve 125. ayette, biz Muhammediler’in ve Ehli Kitabın durumunu çok güzel ifade ediyor.

Ne sizin kuruntularınıza göre, ne de Ehl-i Kitabın kuruntularına göre: Her kim bir kötülük işlerse onunla cezalandırılır ve kendisi için de Allah’tan başka ne bir velî ne de bir yardım eden kimse bulabilir.( Nisa, 123)

Erkek veya kadın, mü’min olarak her kim salih amel işlerse, işte onlar var ya, onlar cennete girecekler ve zerre kadar bile zulme uğramayacaklar.( Nisa, 124).

Muhsin olarak yüzünü Allah’a teslim eden ve İbrahim’in dinine hanîf olarak tâbi olan kimseden din bakımından daha güzel kim vardır?! Allah, İbrahim’i Halil edinmiştir.( Nisa, 125).

Allah’ın beyanları bu kadar açık iken, Ehli Kitaba nasıl kâfir, gâvur, gayri Müslim diyebiliriz? Her insanın hesabını Allah görecektir. Kişileri yargılamak bize düşmez. Biz kuluz, zahire göre hüküm veririz. İşin gerçeğini Allah’tan başka kimse bilemez. Allah’a inanan, Allah’ın gönderdiği bir peygambere inanan, Allah’ın gönderdiği bir kitaba inanan insana Müslüman deriz. Bizim bu “Müslüman” dediğimiz insan; gerçekte mümin, münafık, müşrik veya kâfir olabilir. İşin bu kısmına biz karışmıyoruz. Allah’ın Peygamberi dahi karışmamıştır.

3- İnsanlar İnanç Bakımından Kaça Ayrılır?  

İnsanlar inanç bakımından dörde ayrılır. Mü’min, Münafık, Müşrik, Kâfir. Kuranı Kerim’in anlatımıyla tek tek inceleyelim.

Mü’min: Allah’a inandıktan sonra, manasını yaşayan kimseye denir. İttika sahibidir, muttakidir.

Muttaki kulların sıfatlarını Allah, Bakara Suresi ilk beş ayette açıklıyor.

         “Bu, kendisinde hiçbir şüphe olmayan kitaptır. Müttakîler için bir hidayet kaynağıdır.” “Onlar ki, gayba iman ederler, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler.” “Yine onlar, sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da iman ederler. Ahirete de yakinen inanırlar.” “İşte bunlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve felâha erenlerin ta kendileridir.”(Bakara, 2-5).

Allah, mümin, muttaki kulunun öncelikle GAYBA iman ettiğini beyan ediyor. Gayba iman, imanın altı şartına iman etmek demektir. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak. Mümin öncelikle bunlara iman eder.

Mümin, namazını dosdoğru kılar. Allah’ın emrettiği beş vakit namazı vaktinde kılar. Peygamber Efendimizin beyanıyla “Allah’ın en çok sevdiği ibadet, vaktinde kılınan namazdır.”. Bunu bilen mümin beş vakit namazını vaktinde ve titizlikle, samimiyetle kılar.

Mümin, Allah’ın kendisine rızık olarak verdiği nimetlerden ihtiyaç sahiplerine verir, infak eder. Bu zekât değildir. Zekât, ihtiyaçtan fazla olan maldan vermemiz için emir buyrulmuştur. İnfak ise, kendi ihtiyacı olduğu halde, gerektiğinde kendisi aç olduğu halde yiyeceklerini fakire vermesi demektir. Mümin, Allah rızası için vermenin bir rahmet olduğunu bilir. İhtiyaç sahiplerini gözetir.

Mümin, Peygamberimize indirilene ve daha önceki peygamberlere indirilenlere de iman eder. Diğer peygamberleri, diğer kitapları inkâr etmez. Onların hak olduğunu bilir. Diğer peygamberleri küçük görmez. Kendi Peygamberini ilahlaştırmaz.

Mümin öldükten sonra dirileceğine, hesaba çekileceğine, yaptıklarının, yapmadıklarının hesabını vereceğine inanır.

Allah’ın beyan ettiği bu özellikleri görünüşte taşıyan insanlar için “MÜMİNDİR” hükmünü verebilir miyiz? Hayır. İnşallah mümindir, hüküm Allah’a aittir.

Münafık: Allah’a inanmadığı halde inanmış gözüken kimseye münafık denir. Allah, Bakara Suresi 8-16 ayetlerde münafıkları anlatıyor.

         “İnsanlardan bazıları, hiç de iman etmedikleri halde, “Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” diyorlar.”(Bakara, 8)

         “Allah’ı ve iman edenleri kandırıyorlar! Hâlbuki onlar sadece kendilerini kandırıyorlar da farkında değiller.”( Bakara, 9)

         “Onların kalplerinde hastalık vardır; Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Yalanlamaları sebebiyle onlar için elim bir azap vardır.”( Bakara, 10)

         “Onlara “yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiği zaman, derler ki: Biz sadece ıslah ediciyiz.”( Bakara, 11)

         “İyi bilin ki, onlar fesatçıların ta kendileridir, fakat farkında değiller.” (Bakara, 12)

         “Yine onlara, “diğer insanlar nasıl iman ediyorsa siz de öylece iman edin” dendiği zaman, onlar derler ki: Bizler o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanırız?! Bilin ki, beyinsizlerin ta kendileri onlardır, fakat bilmiyorlar.”( Bakara, 13)

         “Onlar iman edenlerle bir araya geldikleri zaman, “iman ettik” derler. Fakat şeytanları ile baş başa kaldıkları zaman, “biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz” derler.”(Bakara, 14)

         “Allah onlarla alay etmekte ve onlara müddet vermektedir. Onlar taşkınlıkları içerisinde amaçsızca dolaşıyorlar.”( Bakara, 15)

         “Bunlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Bu yüzden ticaretleri kazançlı çıkmamıştır. Onlar doğru yolu bulmuş da değillerdir.”( Bakara, 16)

         Peygamber Efendimiz bir Hadisi Şeriflerinde; “Münafıklığın alameti üçtür. Münafık, konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete ihanet eder. Bu kişi namaz da kılsa, oruç da tutsa münafıktır.” Buyuruyor.

Kimlerin münafık olduğunu bilemeyiz. Yukarıda ki tüm özellikleri taşıyan kişiye dahi münafıktır diyemeyiz. Ancak, “Dikkat et münafıklığın alametlerini taşıyorsun, bu günahtan kurtulmak için tevbe et.” deriz.

Peygamber Efendimiz münafıkları Allah kendisine bildirdiği halde, onlara Müslüman muamelesi yapmıştır. Onları dışlamamıştır.

Peygamberimiz, münafıkların listesini sırdaşı Hz. Huzeyfe’ye bildirmişti. Diğer sahabe bilmiyordu. Hz. Ömer bunu bildiği için Hz. Huzeyfe kimin cenazesine gitmiyorsa kendisi de gitmiyordu. Bir gün Hz. Ömer’in yakın görüştüğü birisi vefat etti. Hz. Huzeyfe bu kişinin cenazesine gitmedi. Bunu gören Hz. Ömer deliye dönmüştü. Hz. Huzeyfe’nin yanına gitti. Diz çöküp şöyle yalvardı: “Huzeyfe, Allah rızası için doğru söyle, o münafıklar listesinde ben de var mıyım?”

Dikkat edilirse, Hz. Ömer, başkalarını sorgulamıyor. “Falan, filan da münafık mı?” Diye sormuyor. Kendisi için endişe yaşıyor.

Allah’ın, münafıklarla ilgili beyanlarını, Peygamberimizin hadislerini, münafıklık alametlerini üzerimizde taşımamak için ölçü alacağız. Yoksa bu özelliklerden bir veya bir kaçını üzerinde taşıyan insanları münafıklıkla suçlamak için değil. 

Müşrik: Allah’a eş koşan. Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eş koşmak. Allah zatında tektir, Allah’tan başka ilah yoktur. La ilahe illallah. Tevhit kelimesi. Tevhit kelimesini kabul etmeyen müşriktir. Allah’ın varlığına inanıyorum dese dahi.

Peygamberimiz zamanında ve daha önceki dönemlerde insanlar en çok putlara taparak Allah’a şirk koşmuşlardır. Allah’ın varlığına inanıyorlar, ancak putlara da ilahlık atfetmektedirler. Puta tapıcılığın en temel özelliğini Kuranı Kerim, Şuara Suresinde Hz. İbrahim’in kıssasında anlatıyor.

Hz. İbrahim, puta tapan babası ve kavmi arasında geçen konuşmada, şöyle anlatılıyor. “Babasına ve kavmine; ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti.”(Şuara, 70). “Putlara tapıyoruz, onların önünde ibadetle eğiliyoruz dediler.”(Şuara, 71). “Peki dedi siz dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?” “Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?” (Şuara, 72-73). “Hayır, ama babalarımızı bunlara taparken gördük, biz de taparız, dediler.” (Şuara, 74). “İşte gördünüz mü neye tapıyorsunuz, siz ve eski atalarınız?” (Şuara, 75-76).

Kuranı Kerim’in bu kıssası puta tapıcılık zihniyetini çok güzel izah diyor. Biz atalarımızdan böyle gördük anlayışı dini hayat için her zaman doğru olmayabilir. Din Allah’ın dinidir. Allah’ın beyanlarına, Allah’ın gönderdiği Peygamberi’nin yaptığı açıklamalarına uymak doğru yolda olmak demektir.

Bugün, geçmişten gelen yanlış din anlayışı ve yaşantılarına karşı çıkıldığında, “Dindar dedemden böyle duydum, böyle gördüm, bende böyle yaşıyorum” ifadesi, puta tapıcılık zihniyetinin ta kendisidir. Dini hayatımızı düzenlerken, Kuran ve Peygamberimizin sünnetine uygun olup olmadığına bakacağız. Aksi takdirde geçmişten gelen yanlış uygulamaları düzeltmemiz mümkün olmayacaktır.

Allah sıfatlarında tektir. Allah’ın zati sıfatları ancak Allah’ta vardır. Başka hiçbir varlıkta olamaz. Vücut, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Kıyam Binefsihi, Muhalefetün Lil Havadis. Bu sıfatlar İhlâs Suresi’nde beyan edilmiştir.

Allah, subuti sıfatlarında da tektir. Ancak Allah’ın subuti sıfatları diğer varlıklarda da az da olsa bulunabilir. Bu sıfatlar Allah’tan sonra en çok insanlarda bulunur. Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrade, Kudret, Kelam, Tekvin. Allah’ın subuti sıfatlarıyla sıfatlanmak müminin gayesidir, çabasıdır.

Allah, fiillerinde de tektir. Allah’tan başka yaratıcı güç yoktur. Her şeyi yaratan O’dur. Diğer varlıkların yoktan var etme gücü yoktur. İnsanların yaptıkları icat etmektir. Allah’ın tabiatta yarattıkları kanunlardan faydalanarak insan yeni bir şey ortaya koyabilir. Bu yoktan var etmek değildir, icat etmektir.

Şirk en büyük günahtır. Allah, kuranı Kerim’de; “Doğrusu Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Onun dışındaki günahları ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, o gerçekten çok derin bir sapıklığa dalmış olur.” (Nisa, 116). diye buyuruyor. Bu ayeti kerimede Cenabı Allah, şirk günahı ile ahirette karşısına gelecek olan kullarını bağışlamayacağını bildirmiştir.

İnsan en büyük günah olan şirk günahını işlemiş olsa dahi tevbe ettiği takdirde Allah bağışlar, affeder. Onun için, hayatta iken, bu dünyadan göçmeden tüm günahlarımıza tevbe etmeliyiz. Peygamber Efendimiz; “Günahlarına tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” Buyuruyor. Öldükten sonra, pişman olmanın, tevbe etmenin faydası yok. Hayatta iken, yaşıyorken tevbe etmeliyiz. Allah, azapla muhatap olan kâfirlerin; “Keşke biz de toprak olsaydık” diye pişmanlıklarını dile getireceklerini, ancak bu pişmanlığın bir fayda vermeyeceğini Nebe Suresi son ayetlerde bildirmektedir. Bu nedenle, hayatta iken, aklımızı, gönlümüzü iyi kullanıp hakikatleri kavrayıp, hayrımıza-şerrimize olanları kavrayıp iman ve irfan sahibi olmalıyız.

Kâfir: Kelime manası; örtmek, nimeti inkâr etmek demektir. Bir diğer yaklaşımla; kalbin inanma kabiliyetini kaybetmesi veya insandaki inanma istidadının baskı altına alınması demektir.

Kâfir iman edilmesi gereken esaslardan birisini veya hepsini kalben inkâr ve tekzip edip bunu dil ile söyleyen kimseye denir. Kâfir, İslam ve imandan mahrum bir şekilde kalbindeki kabiliyeti köreltmiş, bütün vicdani mekanizması nefsinin eline geçmiş olan kişidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı Kâfiri şöyle tanımlamıştır: İslam dininin temel esaslarını kabul etmeyen, Hz. Peygamber’in Yüce Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen hususları inkâr eden kimsedir.

Kâfirin yeryüzündeki acıklı durumunu Cenabı Hak Kuranı Kerim’de şöyle anlatıyor: “İnkâr edenlerin amelleri ise uçsuz bucaksız çöldeki bir serap gibidir. Susayan onu bir su zanneder. Onun yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. Orada Allah’ı buluverir. O da onun hesabını tamamıyla görüverir. Allah, hesap görendir.”(Nur, 39).

         “Yahut derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. Öyle bir deniz ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor. Üstünde de koyu bulut. Üst üste binmiş karanlıklar içinde bulunan insan, elini uzatsa neredeyse kendi elini göremiyor. Öyle ya, Allah birine nur vermezse, artık onun hiçbir nuru olamaz.”(Nur, 40).

         Kâfirlerin durumunu bir başka ayette Allah şöyle bildiriyor. “Onlar, ne Allah’ı, ne de peygamberini tanırlar, Allah ile resullerinin arasını ayırmak isterler; “Biz, Peygamberlerin bazısına inanır, bazısını tanımayız” derler. Böylece imanla inkâr arasında bir yol tutmak isterler.”(Nisa, 150).

         “İşte bunlar gerçekten kâfirlerdir. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.”(Nisa, 151). 

4- Kime Müslüman Denir?      

Allah’a inanan herkese Müslüman denir. Allah’ın beyanı böyledir. Bir kısım bedeviler, Peygamber Efendimize geldiler; “Ya Resulallah, bizler mümin olduk”  dediler. Allah hemen ayetini gönderdi: “Bedeviler dediler ki: ‘İman ettik’. De ki: ‘Siz iman etmediniz, amma ‘Müslüman olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi.’ Şayet Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah çok esirgeyen ve çok bağışlayandır.” (Hucurat, 14). İman bir süreçtir. Manevi emekle ulaşılır. Ancak, kişi Allah’a inandım dediği anda Müslüman olur. Müslüman olmanın başka bir şartı yoktur.

İslam’ın şartı beştir ifadesi, İslam kültürüne yerleşmiş temel bir yanlıştır. İslam olmanın, Müslüman olmanın Allah’a inanmaktan başka şartı yoktur. Kelimei Şehadet, Namaz, Oruç, Hacc, Zekât. Bunlar Müslüman olmanın şartları değildir. Kişi bu ibadetleri yapmasa da Allah’a inanıyorum diyorsa  müslümandır, İslam dinine girmiştir.

Peygamber Efendimizin; “İslam beş temel üzerine bina edilmiştir, şehadet kelimesi getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek.” Hadisi Şerifinden hareketle, İslam’ın şartı beştir anlayışı yerleşmiş. Dikkat edilirse Peygamber Efendimiz “şart” demiyor. “Temel İbadetlerden” bahsediyor. Evet, bunlar şeriatı Muhammedi’nin beş temel ibadetidir. Bunda hiçbir tereddüt yoktur.

Müslüman, Allah’ın emri olan; namaz, oruç, hacc, zekât ibadetlerini samimiyetle yaparak müminlik sıfatını kazanır. Bu ibadetler farzdır. Yapan Müslüman sevap kazanır, yapmayan günah işlemiş olur. Yoksa asla bu ibadetleri yapmayanlar için kâfir ifadesini kullanamayız.

Bir kâfire, yanlışlıkla, Müslüman zannederek, Müslümandır demenin manevi bir sorumluluğu yoktur. Ancak bir Müslüman’a kâfir demek sorumluluk gerektirmektedir, tehlikelidir. Peygamber Efendimiz; “ Bir insan bir yönüyle Müslüman, yetmiş yönüyle kâfir ise siz onun Müslüman olduğuna hükmediniz.” Buyuruyor. Bir başka hadisi şerifinde ise; “Bir kimse Müslüman kardeşini tekfir ederse, küfür ikisinden biri üzerine döner.” diye buyuruyor. Bir kâfiri Müslüman saymakla yapılacak hata, bir müslümanı kâfir saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir.

Şu gerçeği çok iyi kavramak gerekir. Allah’a inanıyorum dediği için müslümandır dediğimiz kişi, Allah nezdinde mümin, münafık, müşrik veya kâfir olabilir. Bu konuda hüküm verecek olan Allah’tır. Biz kuluz, zahire göre hüküm veririz. Allah’a inanıyorum diyen kişiye Müslüman deriz. Allah katındaki durumuna karışmayız. Allah adına hüküm veremeyiz.

Osmanlı Devleti, son derece samimi bir Ehli Sünnet anlayışın savunucusu ve mensubu olarak, uzun asırlar küfür çizgisine girmemiş olmak şartıyla, bidat ehline, Yahudi, Hıristiyan, Ermeniler ve benzeri zümrelere son derece iyi davranmış ve din değiştirme konusunda kesinlikle her hangi bir zorlamada bulunmamıştır. Eğer aksine bir durum söz konusu olsa idi bu gün Anadolu’nun fethinden bu yana aramızda yaşayan Yahudi, Ermeni, Hıristiyan, Şii, Nuseyri gibi cemaatler bulunmazdı. Balkanlar’dan çekildiğimizde geride Müslüman Sırp, Macar, Bulgar gibi topluluklar kalırdı.

Kuran ve Sünneti çok iyi bilen atalarımız da Allah’a inanan toplulukları Müslüman olarak gördükleri için onların inançlarına karışmamışlardır.

5- Kime Mümin Denir?      

“Peygamber, Rabbinden kendisine her ne indirildiyse, ona iman etti, müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ‘peygamberlerinden hiç birisinin arasını ayırmayız’ diye iman ettiler ve ‘İşittik itaat ettik, bağışlamanı dileriz, ey bizim rabbimiz gidiş sanadır’ dediler.” (Bakara, 285).

         Mümin, tevhit inancını yaşayan kişidir. La ilahe illallah. Tevhit kelimesi. Mümin bunu söylemekle birlikte yaşayan kişidir. Tevhit inancının nasıl yaşanacağını, Kuranı Kerim bize anlatıyor. En büyük mümin Peygamber Efendimizdir. Hz. Aişe Validemiz Peygamberimizi anlatırken; “Hz. Muhammet (A.S), Kuranı Kerim’in ete kemiğe bürünmüş halidir.” buyuruyor. Tüm emir ve yasaklarıyla Kuranı Kerim’i yaşayan insandır mümin. Birçok ayeti kerimede müminin özellikleri bildiriliyor. Kimin mümin olduğunu ancak Allah bilir. Allah’ın tüm emirlerini yerine getirse de kişinin gerçek niyetini, niçin yaptığını bilemediğimiz için kesinlikle mümindir diyemeyiz, inşallah mümindir deriz.

İnsanların kalplerini, içinden geçenleri bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz için zahire göre hüküm veririz. Bir kimse ben müslümanım diyorsa, bu kişiye “Müslüman” dememiz için yeterlidir. “Sen ben müslümanım diyorsun ama aslında sen inanmıyorsun, Müslüman değilsin.” Deme hakkımız yoktur. Dolayısıyla biz, kimin Müslüman olduğunu biliriz. Allah’a inandığını söyleyen herkes müslümandır. Kimin mümin olduğunu bilemeyiz. Çünkü kimin mümin olduğunu Allah’tan başkası bilemez.

Allah, Kuranı Kerim’de müminin sıfatlarını bildirmiştir. Namaz, Oruç, Hac, Zekât… Daha birçok Allah’ın emirlerini yapmak, haram kıldığı şeylerden kaçınmak müminin sıfatlarıdır. Dolayısıyla Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınan kişilerin mümin olduklarını düşünürüz, zannederiz. Bizimki sadece hüsnü zandan ibarettir. Bu konuda hüküm Allah’a aittir.

Peygamber Efendimiz; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” buyuruyor. O halde bütün insanlar olarak birbirimizi sevmemiz müminliğin bir göstergesidir. Bu buyruğu iyi anlayan Yunus Emre; “Severiz yaratılanı yaratandan ötürü.” demiştir.    

Hz. Muhammed’in Getirdiği Esaslas

Allah’ın en son gönderdiği, en mütekâmil, en çağdaş şeraite sahibiz. Peygamberimizin getirdiği esaslar 32 farz, 54 farz gibi başlıklarla özetlenmiştir. Öncelikle Hz. Muhammed’in getirdiği dini esaslarda hiçbir kimse bir başkasını dine kabul etme, dinden çıkarma, kâfir ilan etme, mümin ilan etme yetkisine sahip değildir. Kişi Allah’a inanıyorum diyorsa müslümandır, inanmıyorum diyorsa kâfirdir. Gerçekte hüküm Allah’a aittir.

Peygamberimizin getirdiği esaslar 32 farz olarak özetlenmiştir. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz.

32 FARZ

İman Esasları:

1-      Allah’ın birliğine inanmak,

2-      Allah’ın meleklerine inanmak,

3-      Allah’ın gönderdiği kitaplara inanmak,

4-      Allah’ın gönderdiği peygamberlere inanmak,

5-      Ahiret gününe; öldükten sonra dirilmeye inanmak,

6-      Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak.

İslam’ın Temel İbadetleri:

İslam’ın temel ibadetleri “İslam’ın Şartları” olarak adlandırılmıştır. Bu doğru değildir. İslam’da, Müslüman olmada şart yoktur. Allah’a inanan herkes müslümandır.

1-      Senede bir ay Ramazan orucunu tutmak,

2-      Beş vakit namazı kılmak,

3-      Gücü yetenin ömründe bir defa hacca gitmesi,

4-      Zengin olan müslümanın senede bir defa malının zekâtını

vermesi,

5-      Kelime-i Şehadet getirmek.

(Biz şehadet kelimesini takliden getiriyoruz. Allah hakikate kalbetsin. Zira kelime-i şehadet imanın zirvesidir.)

Abdestin Farzları:

1-      Bir defa elleri dirseklerle birlikte yıkamak,

2-      Bir defa yüzü yıkamak,

3-      Başın dörtte birini mesh etmek,

4-      Ayakları topuklarla birlikte yıkamak. 

Guslün Farzları:

1-      Ağzı su alarak çalkalamak,

2-      Burunu su çekip temizlemek,

3-      Bütün vücudu yıkamak.

Teyemmümün Farzları:

1-      Niyet; ne için teyemmüm ediyorsa ona göre niyet etmek,

2-      Elleri temiz toprağa vurup yüzü silmek, ikinci defa vurup

kolları dirseklerle birlikte silmek.

Namazın Farzları:

Namazın Dışındaki Farzlar:

1-      Abdesti yoksa abdest almak,

2-      Namaza mani olan pisliklerden arınmak,

3-      Görülmesi şeran caiz olmayan yerleri örtmek,

4-      Namaz kılarken kıbleye dönmek,

5-      Her namazı vaktinde kılmak,

6-      Hangi namazı kılıyorsa ona göre niyet etmek. 

Namazın İçindeki Farzlar:

1-      Namaza “Allahu Ekber” lafzı ile başlamak,

2-      Namaz kılarken ayakta durmak,

3-      Namazda Kuran okumak,

4-      Eli dizlere koyarak eğilmek, yani rükûya varmak,

5-      Namazda secdeye varmak,

6-      Namazın sonunda et-Tehıyyatü’yü okuyacak kadar oturmak.

Hz. Muhammed’in şeraitine tabi Müslüman, yukarıda özetlenen kurallar çerçevesinde inanır ve hayatını ona göre tanzim eder.

54 FARZ

1-      Allahü Teâlâ’yı bir bilip daima zikretmek.

2-      Helalinden giyinmek.

3-      Abdest almak.

4-      Beş vakit namaz kılmak.

5-      Cünüplükten yıkanmak.

6-      Rızık için Allah’a güvenmek.

7-      Helalinden yemek ve içmek.

8-      Kanaat etmek.

9-      Allah’a mütevekkil olmak.

10-    Cenabı Hakkın hükmüne razı olmak.

11-    Nimete karşı şükretmek.

12-    Belaya karşı sabretmek.

13-    Günahlara karşı tevbe etmek.

14-    İhlâs üzere ibadet etmek.

15-    Şeytanı düşman bilmek.

16-    Her şeyde Kuran’ı düstur edinmek.

17-    Ölüme hazırlanmak.

18-    Her işi Allah için yapmak.

19-    İyilik ile emir, kötülükten men etmek.

20-    Gıybet etmemek.

21-    Anneye, babaya iyilik etmek.

22-    Akrabaları ziyaret etmek.

23-    Emanete hıyanet etmemek.

24-    Şeriata uygun olmayan şakayı terk etmek.

25-    Allah ve Rasulüne itaat etmek.

26-    Günahtan sakınıp, ibadet etmek.

27-    Allahu Teâlâ’dan korkmak.

28-    Kâinata ibret nazarı ile bakmak.

29-    Düşünmek ve tedbirli olmak.

30-    Dili kötü sözlerden korumak.

31-    Kötü işlerden sakınmak.

32-    Kimseyle alay etmemek.

33-    Her halde dosdoğru olmak.

34-    Ferahı terk etmek.

35-    Sihir etmemek.

36-    Ferahı terk etmek.

37-    Terazi ve tartılarda hıyanet etmemek.

38-    Bir günlük nafakası olmayana nafaka vermek.

39-    Hakkın rahmetinden ümit kesmemek.

40-    Nefs-i emareye tabi olmamak.

41-    Hak’tan gelenin devlet olduğuna şükretmek.

42-    Zekât vermek.

43-    Helalinden yetecek kadar rızık talep etmek.

44-    Aybaşı halinde bulunan ehline yaklaşmamak.

45-    Bütün mâsiyetlerden kalbi temiz tutmak.

46-    Yetim malı yememek.

47-    Kibirlenmemek.

48-    Livâtadan hazer etmek.

49-    Beş vakit namazı devamlı kılmak.

50-    Zulümle halkın malını yememek.

51-    Allah’a şirk koşmamak.

52-    Zinadan sakınmak.

53-    Yalan yere yemin etmemek.

54-    Verilen sadakayı başa kakmamak.

Diğerleri

31 MART 2020 TARİHLİ GALİBİ SOHBETİ

KADİRİ RUFAİ VE GALİBİ ŞEYHİ H.ALİ YETKİNŞEKERCİ EFENDİ’NİN 31 03 2020 TARİHİNDE EVDEN YAPMIŞ OLDUĞU …